Hasan Sarıçiçek Biyografisi

Hasan Sarıçiçek Biyografisi

1959 yılında Kayserinin Tomarza ilçesinde doğdu. Gazetecilik mesleğine 1977 yılında Yeni Sabah gazetesinde başladı. Kayseri Haber, Kayseri Olay yerel gazetelerinde mesleği sürdürdü. Son Havadis, Tercüman, Söz gazetesinde çalıştı. TYSD üyesi ve sarı basın kartı sahibi olan Sarıçiçek, halen Türkiye gazetesinde spor yazarı.

Devamını Oku… »

Fırat Anlı Biyografisi

Fırat Anlı Biyografisi

1971 yılında Diyarbakırda doğdu. Hukuk Fakültesi mezunu. Avukat Fırat Anlı, yıllarca HADEP ve DEHAPta Diyarbakır İl Başkanlığı yaptı. 2004 yerel seçimlerinde Diyarbakır Yenişehir Belediye Başkanı seçildi. Avrupa Parlamentosu ve Sosyalist Enternasyonal toplantılarına katıldı.

HAKKINDA YAZILANLAR

Askeri çözüm dışında alternatif istenmiyor
Mehmet Aslanoğlu - Derya Karaçoban
Evrensel 23 Ocak 2006

Yıllarca HADEP ve DEHAPta Diyarbakır İl Başkanlığı yapan ve son yerel seçimlerde Yenişehir Belediye Başkanı seçilen Avukat Fırat Anlı, son dönemdeki gelişmeleri değerlendirdi.

Şemdinli olayının halen devlet içinde derin odaklı organizasyonların mevcut olduğunu, lağvedilmediğini, dağıtılmadığını ve bundan sonrası açısından da belli bir işlev göreceğinin işareti olduğunu belirten Anlı, Kürt sorununun çözümü konusunda çaba gösteren belediye başkanlarının yaptırıma uğradıklarını ifade etti. Anlı, İnsanlar yeniden askeri yöntemler dışında yöntemler olmadığına ikna edilmeye çalışılıyor dedi.

Devamını Oku… »

Farabi Biyografisi

Farabi Biyografisi

Farabi Kimdir? nedirkimdir.org

 

Asıl adı, Muhammed bin Muhammed bin Tahran bin Uzlugdur. 870 tarhinde Farab [Otrar] kentinde doğdu. Farabi [Farablı] diye anılır. Medrese öğrenimi gördükten sonra, Harranda felsefe araştırmaları yaptı.

Halepte Hemedani hükümdarı Seyfüddevlenin konuğu oldu. Arap ülkelerinde yaşamıştır. 950 tarihinde Şamda vefat etti.

Aristonun etkisinde kaldı. Farabi, ilimleri sınıflandırdı. Onun bu metodu, Avrupalı bilginler tarafından kabul edildi.Hava titreşimlerinden ibaret olan ses olayının ilk mantıklı izahını Farabi yaptı. O, titreşimlerin dalga uzunluğuna göre azalıp çoğaldığını deneyler yaparak tespit etti.Bu keşfiyle musiki aletlerinin yapımında gerekli olan kaideleri buldu. Aynı zamanda tıp alanında çalışmalar yapan Farabi, bu konuda çeşitli ilaçlarla ilgili bir eser yazdı.

Devamını Oku… »

Haşim Akten Biyografisi

Haşim Akten Biyografisi

Haşim Aktenle Ropörtaj

SAYDAM- Gözyaşı kimin eseri?

AKTEN- Ya mutluluklar yahut acılar eser oluşturmada etkili olurlar. Bizimki acının, ıstırabın, yangınlığımızın eseridir.

SAYDAM- Gözyaşı hangi gayeye hizmet ediyor?

AKTEN- Toplumdaki yanlışlardan dolayı (Bizzat kendisinin de acılar çekmiş birisinin) kendisi gibi yanlışların, yanlışlıkların tuzaklarına düşülmemesini; Kurtuluşun Allah (c.c.) ve Rasulullaha (s.a.v.) bağlılık ve sevgiyle olacağına inandığı için Kimse Ateşte Yanmasın davasıyla özetlenebilir.Ama Mevlanaca, Yunusça bir üslup tercih etmekteyiz. İnsanlara günahkârsın demek yerine Hz. Âdemin de dediği gibi günahkâr benim üslubunu seçtik.

SAYDAM- Gözyaşı ismi nereden geldi?

AKTEN- Gözyaşı ismi ilk önce çıkardığımız dergimizin ismi idi… Dergimizi çıkarmadan önce 20-25 kadar isim düşündük. Çevremize bu isimleri nasıl buluyorsunuz diye sormaya başladık. Herkes Gözyaşı ismini duyunca ya çok sempatik ya da çok soğuk buluyordu. Bu ismin insanların gönüllerinde ve hafızalarında hemen kalacağını düşünerek bu ismi koyduk. Daha sonra dergi adına bir sosyal faaliyet yapalım dedik. 02 Ocak 1987 de Konyada Alaaddin Keykubat Salonunda (o zamanki adı Toranstı) bir sosyal etkinlik yaptık. Faaliyetimizin adına da dergimizin adı olan Gözyaşı Geceleri dedik. Bu faaliyetleri bir seri olur düşüncesi ile… Biz programın böyle insanların gözyaşlarına vesile olacağını hiç ama hiç düşünmedik. Gözyaşı sadece dergimizin adı idi. Hatta programı icra ederken arkadaşlarım perde arkasında ağlamaya başlayınca aman program bozulacak dedikse de gözyaşlarına engel olamadık. Meğerse seyirciler de ağlamışlardı. Ve artık gözyaşlarını durduramayacaktık. Bu bizim plânımız değildi. Sadece şükrettik. Çünkü Allah için dökülen bir damla gözyaşı Cehennem ateşine sütredir. İnşallah çok insanın samimi gözyaşlarına vesile olmuşuzdur. Yani Cehennemden kurtuluşuna… Bu bizim en büyük bahtiyarlığımızdır.

SAYDAM- Gözyaşının kendine seçtiği bir hedef kitle var mı?

AKTEN- Kendim gibi ateşe gitme tehlikesi ve tehdidi altındaki bütün canlar, özellikle de gençliğini boşa geçirmemelerini istediklerim, elbette genel anlamda da bütün insanlar hedef kitlemizdir. Ey Allahın kulları gelin kardeş olalım, Rahmanın huzurunda mahcup olmayalım,Onun Habibi olan Peygamberimiz Efendimize layık olalım. Sevdamız da, gayretimiz de yalnızca bu yöndedir.

SAYDAM- Yirmi yıllık bu serüvende Gözyaşı olarak bir ilgi ve etki alanı oluşturdunuz. Bu e-maillerden, canlı telefon bağlantılardan yahut yüz yüze görüşmelerden de anlaşılmaktadır. Peki, bu 20 yılda Haşim AKTEN gözyaşından etkilendi mi, şayet etkilendiyse ne ölçüde ve nasıl etkilendi? 20 Yıl önceki Haşim AKTEN ile bu günkü Haşim AKTENe Gözyaşı neler kattı neler kazandırdı?

AKTEN- Halkın etkilenişi, hayatlarındaki değişiklikler ebetteki beni önemli ölçüde etkiledi.Bizzat yaşadığım o kadar çok olay var ki hepsi de olumlu veya olumsuz olarak bir etki bırakıyor. Bunun için beyin çilesi çektim, araştırmalar yaptım, bilgimi artırmaya gayret ettim. İşte beni derinden etkileyen bu müspet ve menfi olayları, sözleri programlaştırdım. Bizim yaptıklarımızla çok şey değişmeyecek belki. Belki hiçbir şey değişmeyecek. Allah Azze ve Cellenin Gözyaşının yaptığı faaliyetlere ihtiyacı yok ki. Onun hiç birimizin yaptığına ve yapacağına ihtiyacı yoktur. Rabbim noksan sıfatlardan beridir. Bu yaptıklarımıza bizim kendimizin ihtiyacımız olduğuna inanıyorum ve biliyorum ki bizi hiç kimse izlemese de, bizi hiç kimseler dinlemese de melekler yapılanları kaydediyor. Hiçbir şey zayi olmaz. Fakat benim ümidim yaptıklarımızdan değil Allahımın merhametli oluşundandır. Yaptıklarımızı Hakkın rızasına ermek ümidiyle yapıyoruz. Nefsimize mağlup olmaktan korkuyoruz. Ona lâyık kul olabilmek için kullarına anlattığım, aktardığım mesajları kendi hayatımda tatbik etmek için kendi nefsimle olan kavgamı hala bitiremedim.Şeytan herhalde benimle fazla uğraşıyor nefsimle, şeytanla kavgamda başarılı olmak için her zaman bana yardımcı olacak güzel insanlar aradım. Muvaffak olamadım bu yüzden bütün ümidimi gelecek nesle bağladım. İnşallah onlar arasından salih kullar çıkacak. Bizim başaramadığımızı dilerim onlar başarırlar da bizden sonrakiler benim zorlandığım kadar zorlanmazlar.1700ün üstünde Gözyaşı programı, Gözyaşı Dergisi, Gözyaşı Konya ve İstanbul Radyoları, uydu ve internet yayınları, Gözyaşı mağazaları sahi çok kazandınız mı? Bir servet oluşturabildiniz mi?Evet, bu asırda vergi rekortmenleri nasıl varsa ben de bir rekortmen sayılabilirim sanıyorum. Çok kazandım, aldığım dualarla ben bir dua rekortmeni sayıyorum kendimi. Bunun bir bedeli takdir edilemez, trilyonlarla ölçülmez.Maddi olarak ise bakacak olursak ta ekonomik zorluklar içinde sıkıntılar yaşıyorum. Maddi varlığımın üstünde borçluyum. Kimilerinin bir Gözyaşı Geceleri biletinin bedelini hesap ederken, inandığım değerler uğruna ben yüzlerce milyar para sarf etmekten asla yüksünmedim. Kimileri kelle başı hesap yapıp bunlar ne çok kazanıyor diye hesap ederlerken; biz bir kişiye olsun etkili olabilir miyiz diye hesap yapıyorduk. Daha fazla kazanmayı daha fazla hizmet üretmek için isterdim. Burası dünya, bu hizmetler parasız da olmuyor. Daha fazla insana ulaşabilmek için aynı oranda da kazanmak gerekiyor. Biz de kazandığımızı sarf etmekle kalmayıp hizmet aşkıyla gücümüzün de üstünde borçlanmış olduk.

SAYDAM- Haşim Akten bu 20 yıllık yoğun ve heyecan dolu tempoda atladığı, ihmal ettiği ya da çok özlediği ne var, en çok neye sahip olmak ister?

AKTEN- Kendimi ihmal ettim. Kendime ayıracak zamanı ve fırsatı bulamadım. Dolayısıyla da ailemi de ihmal etmiş oldum. Gerçi onlarla beraber olunca da 1 günde en az 10 günlük ilgi alaka göstermeye çalıştım ama yine de ihmal etmek zorunda kaldım. Çünkü hayatım hep yollarda bir şehirden başka bir şehre bir ülkeden başka bir ülkeye hizmete koşmakla geçti.En çok isteyip özlediğim Medinede yaşamaktı. Başaramadım, İnşallah bir gün onu da başarırım.

SAYDAM- Şimdi en çok neye veya nelere sahip olmak isterdiniz?

AKTEN- Bu dünya fanidir. Öldüğümde Allah (C.C) Gel bakalım sana merhametimi göstereyim sen benim kullarıma Beni ve Habibimi anlattın denmesidir. En çok sahip olmayı istediğim şeydir.Haşim Aktenin hayatında takıntıları var mıdır? Yemek konusunda, spor, müzik vb. konularda ve evcil hayvan besleme konusunda. Takıntılarım var tabii. Haşim, midesi için asla zahmete katlanmaz. Mesela mandalina dururken portakal istemez. Çayı cam bardakta içmeyi sever, Kuru fasulyeyi sever. Sporda fırsatı olsa dağcılık yapardı. En çok sevdiği spor dağcılık fakat yapmaya bir türlü fırsat bulamaz.

SAYDAM- Size iki hayat teklif edilseydi; biri sade, asûde, dingin kendi halinde huzur dolu bir hayat, ikincisi ise çağın bütün imkânlarına sahip; modern, teknolojinin sağladığı donanımlı, hareketli, koşan, koşturan bir hayat hangisini tercih ederdiniz?

AKTEN-Tercih olarak münzevi bir hayat bana daha sevimli geliyor. Onun için Medinede münzevi bir aile hayatı yaşamayı çok isterdim. Fakat kendi nefsim için bir hayat yaşamak Rasûlullahı üzer diye bunu tercih etmezdim. Modern değil ama çağın teknolojisini tamamen kullanacağım bir hayat isterim. Bunu da yine inandığım değerler açısından istiyorum. Mum kendi yansa da etrafını aydınlatır. Benim kader çizgimde de buna sanki bir paralellik var gibi. Belki Gözyaşının tesiriyle başkaları Cennete gidecek fakat ben bu eksiklerimle Cennete gidebilecek miyim? Rabbimin merhametine sığınıyorum.

SAYDAM- Bu sözlerinizden birazcık pişmanlıklarınız olmuş hissi alıyorum. Pişman mısınız?

AKTEN- Hayır asla. Nefsimin istekleri için asla pişman olmadım. Bunun için hamd ederim. Çok sıkıntılarım oldu. Fakat ardından bunun meyvelerini gördüm. Şimdi de çok sıkıntılı bir dönem yaşıyorum. 50 yılda 100 yıllık bir ömrü dolu, dolu yaşamış gibiyim.Allahın bana verdiği ömrün tamamına yakınını Ona adadım. Pişman olduğum yıllarım da oldu. Bir anlam katılamamış her ana acırım. Zaten belki de Gözyaşı Gecelerinde hep ağladığım bu sebepledir. Mümin günahlarına pişman olmaz mı? Benim de çok günahlarım var; yanmayayım mı, ağlamayayım mı pişman olmayayım mı?

SAYDAM- Haşim Aktenin başından geçen en ilginç olay nedir?

AKTEN- Kendisi. Kendimi hala çözebilmiş değilim. Kalpler ancak Allahın kudret elindedir. Programlara giderken ne yapacağımı ne söyleyeceğimi bilemiyorum. Dudaklarımdan dökülenlerin sırrına ermek isterdim. Ben yıllardır bu ilginçliği yaşamaktayım. Kendimi bilmek isterim. Kendini bilen Rabbini bilir buyruluyor. Bir gün kendimi bilmek ve dolayısıyla da Rabbimi hakkıyla bilmek arzusuyla doluyum.

SAYDAM- Haşim Akten kendini ve Gözyaşını nasıl tanımlıyor. Yani siz hoca mısınız, şeyh misiniz, ulemâdan mısınız, vb. kimsiniz, nesiniz yoksa bunun cevabını başkalarına mı bırakmak gerekiyor?

AKTEN- Hayır, hayır başkalarına bırakırsanız ya vezir ederler yahut rezil. Ya uçururlar ya da batırırlar. Toplumun acılarını sadece bilen değil aynı zamanda yaşamış ve bu acıları kendince dillendiren, dile getiren bir ses, bir kişilik bir hayat, bir gün bitecek bir nefes, yangın bir yürek, yarın mahşerde ne olacağını bilmeyen bir garip kul. Kimine göre ağabey, kimi için kardeş, kimine amca, kimine evlat kimine de dede… Ama kendine hiçbir şey Haşim…Şu saydıklarınızın hepsi yâni şeyhlik, hocalık vs. Ne umduğum ne de olduğum bir şey. Öylesi kutsal makamların taşıyıcısı olacak kadar güçlü değilim. Allahın verdiği kabiliyetleri Allahın rızası doğrultusunda kullanmaya çalışan belki bir sanatçı diyebilirsiniz. (Entellerimiz beğenmese de) halkın yüreğinde olmaktan gurur duyan, mutlu olan birisiyim.Gözyaşına gelince; Gözyaşı her şeyden önce Rabbimin bana bir lütfu… Belki Gözyaşı olmasa yeteneklerimi yanlış yerlerde kullanabilirdim.

İnşallah Gözyaşı inanan yürekler için de bir huzur ve mutluluk vesilesi olur. Şimdi bir çok insan iyi ki varsın Gözyaşı diyor.
xxxxxx

İLETİŞİM
Gözyaşı Kültür Sanat Turizm A.Ş.
0212 4440131
gozyasi@gozyasi.com.tr

Murat Ortakçı Biyografisi

Murat Ortakçı Biyografisi

1977 yılında Ankarada doğdu. Yüksek öğrenimini yarım bırakarak askere gitti. Ankarada işyeri sahibi. Evli ve 2 kız çocuk babası. Bir grup arkadaşıyla İvedik Kapanı adlı sinema filmini gerçekleştirdi. İvedik Kapanı filminin başrolünü üstlendi. Murat Ortakçı, sinema sevgisi şu sözlerle anlatıyor; küçüklükten beri sinema sanatçısı olma hevesi içinde yanmaktayım.

Ekibin ikinci filmi, Birileri Var… Üçüncü proje ise Efsuni adlı islami bir korku filmi…

Murat Ortakçı
iletişim
murat_06_29@hotmail.com

xxxxxxxxxx

KURTLAR VADİSİ İVEDİK KAPANI

OYUNCULAR:

Medardo Delivancino – Murat Ortakçı
İso Ağa - İsmail Köse
Andrea - Kazım Dönmez
Ömer - Ömer Tekes
Cabbar - Emre Doğan
Alexia - Cem Doğan
Edivardo - Mehmet Şahin
Aydın - Aydın Topuz
Tuğrul - Altan Şahin
Fecir - Recep Usta
Celal - Süleyman Aydın

Birol Dağ Biyografisi

Birol Dağ Biyografisi

Akademik Birimi:Ziraat Fakültesi
Bölümü:Zootekni Bölümü
Anabilim Dalı:Hayvan Yetiştirme
Yabancı Diller:İngilizce
Mesleki İlgi Alanları:Küçükbaş Hayvan Yetiştirme, Tavşan Yetiştiriciliği

İletişim Bilgileri

İş Adresi:Selçuk Üniversitesi, Ziraat Fakültesi, Zootekni Bölümü, 42031, Kampus - Selcuklu/Konya

E-Posta:
bdag@selcuk.edu.tr

Eğitim

Lisans:Ankara Üniversitesi, Ziraat Fakültesi, Zootekni Bölümü A.B.D., ANKARA (1988)
Y.Lisans:Ankara Üniversitesi, Fen Bilimleri Enstitüsü, Zootekni A.B.D., ANKARA (1991)
Doktora:Selçuk Üniversitesi, Fen Bilimleri Enstitüsü,Zootekni A.B.D., KONYA (1996)

Alemdar Yalçın Biyografisi

Alemdar Yalçın Biyografisi

SÖYLEŞİ-Alemdar Yalçın

Aydınımız kabuğunu kırıp Anadolu`ya çıkmalı
NURİYE AKMAN
Zaman 2 Mart 2008

Türkiye Bilimsel ve Kültürel Araştırmalar Merkezi (TÜBİKAM), Anadolu`nun yaşayan kültür unsurlarını doğum, düğün ve ölüm ekseninde bir belgeselde topladı.

Maltepe Üniversitesi`nden iki ekip, Kültür Bakanlığı uzmanlarının da katkısıyla iki yıldır elli bin kilometre yol yaparak, 5 ülke, 72 il, 264 ilçe, 140 belde, 330 köyü dolaştı. İzzet Baysal Üniversitesi ve UNESCO`nun da desteklediği projenin finansmanını, Metal İşçileri Sendikası, Ford Otosan ve Kültür Bakanlığı karşıladı. Yakında gösterime girecek olan 16 bölümlük belgeselin çekimleri İran, Türkmenistan, Özbekistan, Azerbaycan, Romanya, Bulgaristan, Macaristan ve Yunanistan`da devam edecek. 4 Nisan`dan başlayarak 2008 yılı Moskova`da Türk kültür yılı etkinlikleri olarak kutlanacak. Belgeselden derlenen elli dakikalık film önce Moskova`da, eylül ayında da Frankfurt`ta gösterilecek. Japonya ve Kanada film festivallerine katılacak. Daha şimdiden 60 bin sayfayı bulan doğum, düğün, ölüm gelenekleri ile ilgili bütün yazılı dokümanlar bir araya getirilerek ciltler halinde yayınlanacak. Gündem, sınırötesi operasyondan türbana, çelere kadar kavgadan geçilmiyor. Bizi birbirimize düşüren ayrılıkların karşısında, birleştiren ortak değerlerimizi hatırlamanın zamanıdır diye düşündüm. Alemdar Yalçın, kentli aydınları, karanlık kabuklarından çıkıp Anadolu`ya bakmaya çağırıyor.

Anadolu`yu gezip belgesel çekmek nereden aklınıza geldi?
Küreselleşme ve hızlı kentleşme ile beraber özgün kültür unsurlarının tümü yok oluyor. Biz bu yok oluş karşısında kendi kültür değerlerimizi toplayalım ve yaşanılır hale getirelim dedik. UNESCO, maddi olmayan kültür varlıklarının yani sözlü geleneklerin korunması konusunda 150 ülkede bağlayıcı bir karar aldı. Bu da TÜBİKAM olarak bize destek oldu. Malzeme topladığımız zaman gördük ki, bazı kültürel unsurlar hem kaybolmak üzere hem de neden yapıldığı ve yaşandığı bilinmiyor.

Eski kültür unsurlarının zaman içinde yerini yeni unsurlara bırakması doğal bir süreç. Buna müdahale edilebilir mi?
Yok, müdahalecilik değil bu. Bu yıl içerisinde İngilizlerin yaptığı Beawolf diye mitolojik bir film var. Sanayileşme ile beraber İngiliz kültürü hızlı bir yok oluş sürecine girmiş. Bunun üzerine İngiliz hükümeti, büyük paralar vererek bu filmi çektirdi. 17. yüzyılda Karanlık Dağları`na gidip hiç kentleşme sürecine girmeyen İngilizlerin yaşayan kültürünü topladılar. Toplumsal bilinçte oluşan kültür unsurları, yapıcılığı ve yaratıcılığı da beraberinde getiriyor. Günümüzde toplumsal kurumlar bir logo ile bütünleşiyor. Bu logoların geliştirilmesinde bizim damgalarımız, halılarımız ve kilimlerimizdeki çok nitelikli motifleri kullanabiliriz. Ve bu motiflerin de dili var. Mesela yaşam ağacı dediğimiz, metafizik dünya ile yaşadığımız reel dünyayı birleştiren eşsiz bir simge var. İngiliz bilim adamlarının araştırmasına göre bu simge eski Mısır ve eski Yahudi kültürüne Kafkaslar`dan gelerek girdi. Bizim halılarımızda, kilimlerimizde bol miktarda var. İstedik ki; biz bütün bu motiflere dikkat çekelim, bunlar yeniden kullanılabilir hale gelsin.

Neden doğum, düğün ve ölüm temalarını seçtiniz?
İnsan yaşamının bu üç önemli dönemine ait kültür unsurları toplanırsa, hem maddi hem de sözlü kültürümüzü bir bütün olarak kavramak mümkün olur diye düşündük. Mesela bebeğin doğumu öncesi yapılan hazırlıklar, doğum sonrasında yapılan bütün törenlerle inanç kavramları yan yana geldiğinde, beşiğin hazırlanması, giysileri maddi kültür olarak derlenebilmekte, göbeğin kesilmesi, yıkanması, kundaklanması, diş çıkarması ve benzeri durumlar için yapılan törenler de unutulmaktan kurtarılmış oluyor. Bu, düğün ve ölüm törenleri için de geçerli. Hepsinde bir gizem, bir beklenti var. Ne kadar sanat becerimiz varsa özenerek o törenlere yüklüyoruz. Ve gördük ki doğum, düğün ve ölüm bir eşik olarak kabul edilmiş. Kültürümüzde eşiğe büyük saygı gösterilmiş. Müthiş bir evrensel döngü var ritüellerimizde. Bu yaştan sonra öğrendik ki; biz ölümü bir bitiş ve yok oluş olarak algılamıyormuşuz.

Allah Allah! Siz bunu yeni mi öğrendiniz?
Hayır, bunun kökenlerini yani yaşamdan yok oluşumuzu nasıl ustalıkla tolere ettiğimizi gördük. Mesela, `iki kapılı bir handayız`diyoruz. Yolculuğumuz doğumla başlıyor, ölümle devam ediyor. Mesela bazı yörelerde hanımların öldükten sonra yıkanırken başına kına yakıyorlar.

Çünkü gelin gidiyor öteki dünyaya değil mi?
Evet. Erkekler için de benzeri şeyler var. Onu da Hakk`a yürüyen insan olarak gönderiyor. Mevlânâ`nın Düğün Gecesi dediği şekilde adeta bir düğüne giden damat gibi gönderiliyor o da. Halbuki Schopenhauer`ın Aşkın Metafiziği`ni alırsak aşk bile yok olma korkusunun, üreme içgüdüsünün doğal yansıması olarak değerlendiriliyor. Bizde metafizik bir varoluşu da beraberinde getiriyor. Bunun eşikler arası geçiş ve dönence olduğuna baktığınız zaman ölümü bir yok oluş olarak görmüyor Anadolu insanı. Evrende her şey dönüyor. Galaksiler, dünya, mevsimler… Bütün bu dönencelerle ilgili ritüellerimiz var, adeta varoluşumuzun kökü hissedilmiş. Dikkatimiz başka noktalara çekildiği için genç kuşaklar, özellikle okumuş kesim bunu bilmiyor.

Bu anlattıklarınızı film olarak görmek bir kentliyi ne kadar etkiler?
Bu film ile bunu gündeme getirmeyi ve günlük yaşama olabildiği kadar sokmayı düşünüyoruz. Bazı simgelerimizi çocuklarımızın okul kitaplarında, kalemlerinde, silgilerinde, kullandıkları her türlü malzemede desenler olarak yaşatalım istiyoruz. Mesela çarkıfelek dediğimiz bir şey var. Çarkıfelek Anadolu`da halka halinde hızla dönerek oynanan oyun. Çarkıfelek, var olan her şeyin döndüğünü anlatan enteresan bir figür. Şimdi yeni bir logo oluşturulurken, sanatçılarımız yurtdışında tasarlanmış kitaplara, web dosyalarındaki hazır logolara bakıyorlar. Bunları şirketlerin, kurumların logosu haline getiriyorlar. Halbuki bizde hayvanlar için kullanılan damgalar var. Bunlar o kadar zengin ki, o kadar da stilize ki. Her biri bin yıllık toplumsal zekâ ile üretilmiş şeyler. Bunları da sanatçılarımızın dikkatine sunmak istiyoruz. Mesela gelin kızın çeyizindeki eşyalarda kullanılan desenlerin dili var. Orada kullanılan motiflerin hangi anlama geldikleri unutulmuş. Ama olanların tümünü derliyoruz. Bu bakımdan son derece önemli.

Peki siz ne öğrendiniz bu belgeselden?
1994`ten sonra Bingöl`den İzmir`e kadar olan bölgedeki birçok köyde yattım kalktım. Şunu gördüm: Biz aydınlar olarak beynimiz ve kalbimiz kapalı olarak geliyoruz Anadolu`ya. Halkımızın ürettiği şeyleri sürekli cahillik, küçük ve basit şeyler gibi düşünüyoruz. Bu çekimler sırasında Malatya`nın bir köyüne gittik. Yaşlı bir adam, bir dörtlük söyledi. Ben beynimden vuruldum. Anlayabilmem için adama yarım saat sormak zorunda kaldım. Gördüm ki, tasavvufun en derini orada yaşıyor. Tunceli`nin Yeniköy`ünde ilkokul mezunu yaşlı bir adamın failatün failatün faiülün vezni ile bin dizeyi ezbere bildiğini gördük. Başka bir köyde bir zamanlar medrese varmış. Bu medresede bulunan kitapları çıkardılar bize. Görüyorsunuz ki orada müthiş bir zenginlik var. Ve yaşıyor. Dolayısıyla halk kültürü şu anda Anadolu`da yok olmuş değil. Bizim bunları derlememiz gerekiyor. Afyon`un Şuhut kazasında bir köye gittik. Bana bir sandık çıkardılar. Sandığın içerisinden çıkanları söyleyeyim size. 16. yüzyıldan elyazması kitaplar var tasavvufla ilgili. Şaşırdığım şeylerden birisi Roussau`nun 1911 yılında çevrilmiş eski yazı kitapları var köyde. Şu anda televizyonlarda yapılan tartışmalarda bir kör dövüşü var. Yabancı bilim adamları bizden daha etkin bir şekilde geliyor Anadolu`ya. Bizim de aydınlar olarak yoğunlaşıp, dikkati bu yöne çekmemiz gerekiyor. İstanbul`da hayatında hiç Anadolu`ya çıkmamış insanın Anadolu ile ilgili değerlendirmelerine bakıyoruz. Çok basit kalıyor. İnsan üzülüyor dinlerken. Halbuki doğum, düğün ve ölüm ritüellerimiz öylesine zengin ki.

Ritüellerimizde zıtların birliğini de görürüz. Ölümde helva kavrulması. Düğünde gelinin ağlatılması. Hüzün ve neşe hep iç içedir değil mi?
Zaten asıl temamız bizim, bu sizin söylediğiniz şey. Kızın baba evinden koca evine gönderilişi sırasında hüzün var. Ve bu hüzün, kızın damat evine girdiği sırada da büyük bir sevince dönüşüyor. Kızın ağlaması bir eşikten diğer eşiğe geçerken ruhsal eğitim gibi. Eşiğe basmadan, atlayarak geçmesi geri dönüşü olmayan bir süreci anlatıyor. Ondan sonra 40 gün konuşmaması gibi birtakım simgesel ritüeller var. Konuşmuyor; çünkü yeni hayatı ile ilgili gözlem yapıyor. Yani yeni evine uyum sağlama eğitiminden geçiyor. Kız bir prenses gibi her şeyiyle korunuyor. Evlendiği anda o toplumun en seçkin kişisi olarak alkışlanarak ileriye doğru itiliyor. Anne olduğu zaman da yine toplumun en seçkin kişisi olarak, özenilerek ileriye doğru itiliyor. Bu şekilde olgunlaşarak yaşamını tamamlıyor.
Bu bir çerçeve. Ama içine baktığınız zaman da korkunç bir eziyet, kadını aşağılama, oğlan doğurmadığında cezalandırma da var. İkisi iç içe.
Eğer bu gelenekler bilinçli olarak yapılırsa müthiş bir iç eğitim oluyor. Ama siz bunun altındaki temel değerleri yitirir de, bunu sadece şekli olarak gelenek, görenek olarak bilinçsiz olarak yaparsanız o zaman işkenceye dönüşüyor. Hangi işin niye yapıldığını çok iyi anlayarak yapmak gerekiyor. 16. yüzyılın sonlarından itibaren büyük bir yoksullaşma ve gerileme dönemi geçirmişiz. Ve her on yılda bir büyük savaşlara girmişiz. Anadolu sürekli kan kaybetmiş. Ve ilk defa 1920`den günümüze kadar işte Kurtuluş Savaşı`ndan sonra Kıbrıs Barış Harekâtı`nı ve Kore`yi saymazsak hiç savaşmadan sürekli olarak nüfusumuz artıyor. Ekonomik imkânlarımız da yavaş yavaş gelişiyor. Yani 1960`lı yıllara göre şimdi alım gücümüz daha iyi. Bakışımız daha iyi. Ve artık biz bu kültür unsurlarının farkına varmaya başladık. Ekonomik savaşımız bittikçe, kültür unsurlarımızın değerini yeni yeni keşfetmeye çalışıyoruz. Bir unutma dönemi geçirildi. Bir bilinç yitirme dönemi geçirildi. Bizim şimdi bu bilinç yitirme döneminden tekrar bir yükseliş trendine girmemiz için bu kültür unsurlarını merkeze almamız gerekir.

Peki bu çalışmalardan sonra hayata daha farklı mı bakıyorsunuz?
Bir kere şu var. Biz aydınlar olarak biraz seçkinciyiz. Seçkinci derken şunu söylüyorum: Bütün dünyayı odamızdan, sınıfımızdan görüyoruz. Okurlarımız, dinleyenlerimiz veya öğrencilerimiz bize bir paye veriyorlar. Bir de devlet bir paye veriyor; profesör diyor. Eğer siz bu çizgi içinde, sadece büyük kentte kalırsanız, yaptığınız değerlendirmelerin tümü ya eksik, ya yanlış oluyor. Ama kabuğunuzu kırar da bizim gittiğimiz gibi Anadolu`ya, köylere çıkarsanız çok eşsiz güzelliklerle karşı karşıya kalıyorsunuz. Mesela Çemişkezek`e gittik. Altı bin nüfuslu bir ilçe. Ama o kadar güzel, o kadar yaşanılabilir bir yer ki. İnsanları o kadar olgun ki, o kadar hoşgörülü ki. Yani bizim büyük kentlerdeki birçok insanımızdan, okumuş, hatta üç dört dil bilen insanlardan yeminle söylüyorum, çok daha hoşgörülü, birbirlerine sevgi ile bağlı.

Şemseddin Sami . Biyografisi

Şemseddin Sami . Biyografisi

1 Haziran 1850`de Fraşer`de (Arnavutluk) doğmuştur. İlkokulu (İptidaî Mektebi) Fraşer`de okuyan Şemseddin Sami ayrıca Doğu kültürüne ait özel dersler alır. Yanya`da bir Rum lisesine devam eder. Burada Rumca, İtalyanca, Eski Yunanca ve Fransızca öğrenir. Bu arada Yanya`da bulunan devrinin önemli müderrislerinden olan Yakub Efendi`den de Arapça ve Farsça öğrenir ve İslam ve Doğu kültürü hakkında derin bilgiler alır. Daha sonra Sami, 1871 ya da 1872 yılında İstanbul`a gelir ve matbuat kalemine girer. Yazı hayatına burada atılan Şemseddin Sami, 1872`de Tarih-i Mücmel-i Fransa adlı tercümeyle ilk kitabını yayınlar. Aynı yılın sonlarında hem kendisinin ilk telif eseri olan hem de Türkçe`deki ilk Batılı tarzda roman denemesi kabul edilen Taaşuk-ı Talat ve Fitnat adlı romanını yayınlar. Sirâc, Vilayet, Muharrir, Sabah, Tercüman-ı Şark gibi gazetelerde yazarlıktan yöneticiliğe çeşitli görevlerde çalışır. 1878`de Tercüman-ı Şark gazetesinin de kapanması üzerine aktif gazetecilik hayatı sona erer. Fransızca`dan Türkçe`ye Kamûs-i Fransevî`yi tercüme edişiyle onun lügatçilik dönemi başlamış olur. Altı cilt olarak yayınlanan ilk Türkçe ansiklopedi özelliğine sahip olan Kamûs-u A`lâm adlı bir ansiklopediyi hazırlar. Ayrıca Kamûs-i Arabî adlı büyük bir sözlük telif eder. Daha sonra da Tuhfat al-Zakiya fi Lugat al Turkiya ve 1904`de de Lehce-i Türkiye-i Memâlik-i Mısır, adlı Kıpçak Türkçesinin sözlüğünü hazırlar. 18 Haziran 1904`de vefat eder ve Erenköy, Sahrâ-yi Cedid Camisinin karşısında bulunan ilk eşinin mezarının yanına defnedilir. Yukarıda adı geçenler dışındaki eserlerinden bazıları şunlardır: Besa, Seydî Yahyâ, Medeniyyet-i İslamiyye, Kadınlar, İnsan, Yer, Lisan, Usul-i Tenkid ve Tertib, Arnavutça Gramer, Tasrifat-ı Arabiyye, Yeni Usul Elifba-i Türki, Tatbikat-ı Arabiyye.

Titus Burckhardt Biyografisi

Titus Burckhardt Biyografisi

1908`de Floransa`da doğdu ve 1984`de Lozan`da öldü. Hayatını hikmet ve geleneğin çeşitli yönlerini incelemeye ve açıklamaya adadı. Titus, ünlü sanat tarihçisi Jacop Burckhardt`ın yeğeni ve heykeltıraş Carl Burckhardt`ın oğludur.

En önemli metafizik çalışması Tasavvuf Doktrinine Giriş`tir. Geleneksel kozmoloji ile ilgili birçok makale yayınlamıştır. Kozmoloji alanındaki en önemli eseri Simya: Kainatın Bilimi, Ruhun Bilimi`dir. Hinduizm, Budizm, Taoculuk, Hıristiyanlık ve İslâm`ın metafiziği ve estetiği konusunu işleyen sanat alanındaki en önemli eseri ise Doğu ve Batı`da Kutsal Sanat`tır.

Burckhardt, uzun yıllar Lozan ve Olten`deki Urs Graf Yayınevi`nin sanat yönetmenliğini yaptı. Bu arada, ilk Kelt Yeni Ahit yazmalarının tıpkı basımlarını yayına hazırladı. Aynı yayınevinin Stätten de Geiste (Ruh`un Malikanesi) adlı ilginç diziye kutsal uygarlık örnekleri ile ilgili incelemeleriyle bizzat katkıda bulundu.

Bunların başlıcaları: Siena, Bakire Meryem`in Şehri, Chartres ve Gotik Katredali`nin Yaratılışı ve İslâm Şehri Fez`dir. Bunların yanında İspanya`da Mağribî Kültürü ile son büyük seri İslâm Sanatı kaleme aldığı önemli kitaplardır.Diğer Kitabı, Aklın Aynası

.,.